Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete…

Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete…

İçinde bulunduğumuz durumu en iyi nasıl ifade edebilirim diye kara kara düşünüyorum. Giderek bir iç çatışmaya evrilme ihtimali artan bu kaostan nasıl çıkacağımızı anlatmak için “bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” demek yeter mi, yoksa daha entellektüel gözükmek için kazananı olmayan savaşı vurgulayan “pirus zaferi” mi desem bilemiyorum…
Emin olduğum tek şey, çıkışı çok zor olan bir yola girdiğimiz ve çok ağır bir bedel ödeyeceğimizdir. Geçenlerde İhsan Dağı, “özgürlüklerden vazgeçtim, toplumsal barışımız bile tehlikede” diye yazdı. Haklı… Türkiye’nin ileri demokrasi olacağı, bölgesinde ve dünyada saygın bir ülke olacağı,insanlarının özgürlüğü iliklerinde hissedeceği rüyasından büyük bir kaosa ve hepimizi yıkıma götürecek bir çatışma ortamına uyandık.
Hep aynı çemberin içinde dönüp duruyoruz…Yıllardır aynı sorunları konuşuyoruz. Çözümünü bilmediğimiz tek bir sorunumuz yok. Sadece zaman zaman sorunları çözermiş gibi yaparak, tüm sorunlarımızı onlarca yıl halının altına süpürmeyi iyi becerdik. Bu konuda epey bir uzmanlaştığımızı kabul etmek lazım. Hatta uzmanlığımızı, entellektüelliğimizi, bilgi birikimimizi çözemediğimiz sorunları konuşarak kazandık…
Önceki yazılarımdan birinde OECD’nin bir araştırmasına atıfta bulunmuştum. O araştırmada “Türkler sorunları tanımlamakta çok iyi,hatta mükemmeldirler, ama iş çözüme gelince onlardan birşey beklememelisiniz.” diyordu. Yıllardır OECD’yi haklı çıkarmak için uğraşıyoruz sanki.
Tüm siyasi partilerin onlarca yıl yayınladıkları parti programlarına, seçim bildirgelerine bakın. Sorunlar aynı ve olduğu gibi bir sonraki seçime taşınıyor… “Siyasi parti programları ciddi belge niteliği taşımaz, siyasetçilerin seçim öncesi akıllarına gelen vaadleri yapmaları bu topraklarda olağandır”derseniz, devletin tüm kurumlarının katkısıyla hazırlanan beş yıllık kalkınma planlarına,orta vadeli planlara, yıllık programlara bakın derim. Sorunların neredeyse yüzde 90’ının bir sonraki plana ve programa aynen taşındığını görürsünüz.
Bütün bu yaşadıklarımızın sorumluluğu sadece mevcut iktidara ve siyasi partilere yüklenemez biliyorum. İç düşman yaratma ve bu düşmanı yok etme iddiasıyla onlarca yıldır demokrasi ve hukuk devletinin içini boşalttık. Sık sık askeri müdahalelerle konjonktürel iç düşmanlarımızın tepesine bindik, siyasetin alanını daralttık ve toplumsal iç dinamikleri yok ettik. O kadar çok düşman ürettik ki, kendimiz bile hangi kampa ait olduğumuzu şaşırdık. Toplum olarak sol-sağ,Türk-Kürt,alevi-sünni,milliyetçi-emperyalizmin uşağı,evindeki yüzde 50-öteki yüzde 50,dindar-ateist,çapulcular-bizim çocuklar, laikler-başörtülüler, kentliler-göbeğini kaşıyanlar,hainler-vatan evlatları ve en son da cemaatçiler-Tayyipçiler gibi onlarca parçaya bölündükçe bölündük…
Her bölünme ile devlet daha da merkezileşti. devleti yönetenlerin yetkileri artırıldı,sorumlulukları sıfırlandı. Aşırı merkezi, hesap verme sorumluluğu olmayan ve karşısında vatandaşlarının boyunlarının kıldan ince olduğu bir devlet etme anlayışı pekiştiçe pekişti ve biz bugünlere böyle geldik. Hem yasaklayıcı hem de müdahaleci olan bu devletin yarattığı rant ekonomisinin var ettiği dolar milyonerleri ve milyarderlerinin sayısının artmasına zenginlik dedik. Böyle güçlü,dokunulmaz ve sevdiğini ihya ,kızdığını rezil rüsva eden bir devletin elbet yönetenleri ve o yönetenlerin de yanaşmaları olacaktı…
Yıllardır bazan korkudan bazan işimize öyle geldiği için ses çıkarmadığımız ve yanında hizalanmaya gayret sarfettiğimiz o büyük yapının ortaya saçılan pisliklerine, bugün çoğunluğun ses çıkarmaması da çıkarlar ve korkunun diğer tüm değerlere galip gelmesindendir. Şöyle bir geri çekilip ‘an’a baktığımızda sanki bütün ölçülerimizi,ahlaki değerlerimizi ve hukukun evrensel kriterlerini büyük bir kara delikte kaybetmişiz gibi geliyor…Oysa bugün dünden çok farklı değil. Tek fark dün rüşvet ve yolsuzluk konuşurken ,bugün çok geniş çaplı ve sistemli bir soygun
konuşuyor olmamız.
Ortaya çıkan kasetlerde etrafa saçılan yüz kızartıcı konuşmalar bir meşruiyet krizi yaratacak ve tüm toplumu zehirleyecek boyuttadır. Ufukta bu kaostan selametle çıkacağımıza dair bir işaret görünmüyor. Görünen o ki hükümetin özgürlüklerin alanını daraltmaktan,demokrasiyi askıya almaktan ve sandığın tartışmasız galibi olmaktan başka bir stratejisi yok.Üstelik ardı ardına çıkarılan yasalarla 12 Eylül Anayasası’nın bile ruhuna rahmet okutacak katılıkta, geri dönüşü çok zor olan bir yapı; otoriter bir rejim inşa ediliyor.
Ama gerçeklerle yüzleşme günü er geç gelecek.Bu kaçınılmaz… Dünya siteminde bulunduğunuz coğrafyada bir NATO üyesi ülkeye kimse “paşa gönlünüz nasıl isterse” demez. Asıl korkum o yüzleşme anına neyin sebep olacağı ve o yüzleşmenin bedelinin ne olacağıdır.

About Nesrin Nas

Nesrin Nas

Leave a reply translated

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>